Bana kelebek sallamasını bir kız öğretti. Üniversitemin ilk yılıydı ve biz derslere girmekten çok üniversitenin karşısındaki kafelere takılıyorduk. O kadar çok mekân vardı ki şimdi düşününce herkesin karakterine uygun bir kafe yaptıklarını anlıyorum.
Karsızlar “Palmiye”ye giderdi, orası okulun ana kapısının hemen karşısındaki kafeydi. Üniversiteden çıkarken karşınıza ilk o çıktığı için de kafeler arasında en kalabalık olandı. Nereye gideceğini bilmeyenlerle nereye gideceklerini karar veremeyenler burada takılırdı. Önce ne yapacaklarına karar vermek için bir iki dakika otururlardı sonra ders ya da yurda giriş saatinin geldiğini fark edip aceleyle hesabı öder kaçarlardı.
Palmiye’nin yanındaki “Dilfirip” entellerin takıldığı bir yerdi. Sandalye yerine taburelerin masa yerine sehpaların olduğu, duvarlarına halı kilim asıldığı ney sesleriyle protest müzik arası tınıların geldiği bir kafeydi. Kampüste elinde şiir kitabıyla gezen ne kadar tip varsa buraya gelir, sessizce poz verir, kitap okur ya da okuyormuş gibi yapardı.
Palmiye’nin diğer yanındaki “Keyfi” yeni açılmıştı ama hep dolu olmasının nedeni neon gibi parlayan sarı rengiydi. Tüm sinek ikililer buraya takılırdı çünkü o kadar göz kamaştırıcıydı ki okulun tüm haşeratını kendine çekiyordu.
Onun yanında da “Özlem” vardı. Oraların ilk kafesi olması dolayısıyla ağır ağbilerin ve artı sonsuzların takıldığı yerdi. Özlem’le bitişik sokağın en mütevazi kafesi olan “HB” vardı. Mekânı arkadaşlarımız işletiyordu. Bir kazançları yoktu, fite fit çalışıyorlardı. Tek amaçları kendilerine göre bir yerlerinin olmalarını istemeleriydi. Sanırım sokağın en az müşterisi olan kafesiydi. Buraya unutulmuşlar ya da unutulmak isteyenler takılırdı. Yan tarafta da unutulmak istenmeyip de herkesin unuttuğu, benim adını bile hatırlayamadığım karaktersizlerin takıldığı bir yer bulunmaktaydı.
Sokağın sonuna doğru iki kafe vardı. Onları diğer kafelerden küçük bir sokak ayırdığından olsa gerek tamamen farklı bir dünyadaymış gibiydiler. “Dinlenti” içinde bilardo masaları olduğu için genelde oyuncuların takıldığı bir yerdi. Özellikle ramazanlarda sahura kadar tombala oynatırdı. Onun yanında da kafeler sokağının son mekânı olan “Pup Kampüs” gelirdi, alternatif müzik dinleyenlerin ve tarafsızların yuvası, bana göreyse kafasını hiçbir konuya takmayanların mekanıydı. İşte ben oraya takılıyordum.
Pup kampüs’e ya da kısaca “Kampüs”e tüm arkadaşlarım takılırdı. Samimi olduğum herkes orada mıydı yoksa ben oradaki herkesle samimi olmuştum tam olarak emin değilim ama okuldan çok oraya giderdim. Eğer burada yoklama alınsaydı herhalde hiç devamsızlıktan kalmazdım. Bana kelebek sallamasını da burada samimi olduğum bir kız öğretmişti.
İki arkadaş bir evde kalıyorlardı. Genelde öğrencilerin kalmayı tercih etmedikleri bir semtte. Kampüs’ün kapandığı saate kadar kafede takıldıklarından eve yürüyerek dönmek zorunda kalıyorlardı çünkü onların oraya giden minibüs çok fazla yolcu olmadığından erken paydos ediyordu. Yürüdükleri için de tedirgin oluyorlardı. Tedirgin oldukları için de çantalarında kelebek taşıyorlardı. Çantalarındaki bıçaklar onları kötü bir durumdan kurtarır mıydı? Emin değillerdi. Ancak bu şekilde kendilerini daha güvende hissediyorlardı.
Üzerinden otuz yıl geçti. O iki kızdan biri tamamen flu olarak kalmış hatıralarımda, diğeri net olsa da tek tük anıdan ibaret sadece. Ne ismini hatırlıyorum ne yaşadığı yeri, ne de okuduğu bölümü. Ortak arkadaşlarımız dahi kim bilmiyorum. Onu sosyal medyalarda bulmama yardımcı olacak hiçbir ayrıntıya sahip değilim. Benim için tam manasıyla kayıp bir dost. Tek emin olduğum da bu zaten. Bir hatırayla somutlaştıramasam da o dostumdu.
Takılmaktan çok hoşlandığım bir arkadaşı nasıl unutabildim? Gerçekten bilemiyorum. Hafızama sıkı sıkıya tutunan bir tek “Drew” ile ilgili anılar kalmıştı. Bu nedenle Drew diye kaldı adı.
Drew, kısa boylu, kısacık sarı saçlı kendi halinde muhabbet bir kızdı. Kampüs tayfasından biriydi. Bir keresinde Kayhan, o ve ben bir masada oturmuş filmler hakkında konuşuyor bulmuştuk kendimizi. Yönetmenler, aktörler, sahneler, seriler derken “Drew Barrymore” dedim. “Drew” adını o zaman aldı çünkü bu ismi söyleyiş tarzıma hasta olmuştu. Günlerce hatta haftalarca yanıma gelip bana “Drew” dedirtiyordu. Bir süre sonra da ben onu gördüğüm yerde “Drew” diye selamlıyordum. Böylece gerçek adı unutuldu, ismi “Drew” kaldı, sadece benim için değil kafedeki hemen herkes için. Zaten doğumumuzla biz verilenler mi daha değerlidir yoksa zamanla dostlarımızın bize seslendikleri mi?
Üniversitemin ilk birkaç ayını yurtta geçirdim. İlginç bir deneyimdi; hiç yaşamayanlar için doksanlarda bir üniversite yurdunda yaşamanın nasıl olduğuna dair kesin bir tarif yok. Ben bile aradan geçen otuz yıldan sonra yaşadıklarımı şöyle böyle hatırlıyorum, hatırladıklarım da sadece iyi anılardı. İyiyi ki de sadece onlar kalmış geriye. O iyi anılarda sadece arkadaşlıkla ilgili olanlardı. Demek ki yurtta yaşamın tek iyi tarafı arkadaşlıktı.
Kocaman bir yurt alanımız vardı. Ana kapıdan girince sağ tarafta erkek blokları sol tarafta da kız blokları sıralanıyordu. Blokların yarısı yeni yapılmıştı ve ben de o yeni olanlara yerleşen şanslılardan biriydim. Eski olanların tam olarak neden kötü olduklarına emin değildim, herhalde büyüklükle ilgili bir sorun vardı çünkü yurdun hiçbir yerinde konfor diye bir artı yoktu.
Yerleştirildiğim oda zemin kattaydı, herhalde giriş seviyesinde rahat ettiğim tek yer orasıydı. Kocaman kare bir penceresi vardı ve altı numaralı blok, benim kaldığım blok, girişteki ilk bina olduğundan pencereden giren çıkan herkesi görebiliyor, gelen geçenle muhabbet edebiliyordum. Odada dört ranza vardı, sekiz yatak ve hepsi de doluydu. Benim yatak kapının yanındaki ranzanın üst tarafındaydı, altımda Kayhan yatıyordu; kapının diğer tarafındaki ranzada Tuggi ile Mami kalıyordu; cam tarafındaki ranzaların birinde iki yabancı öğrenci ile odayı paylaşıyorduk, Kazakistan’dan gelen Çağrı ile Gagavuz Stanislav; diğer ranzanın altında Zafer yatardı onun üzerinde de Adanalı.
O kadar zaman geçmesine rağmen Adanalının dışında herkesin ismini hatırlamam çok garipti, oysa en iyi anlaştığım kişi oydu. Tam bir Adanalıydı, şu delikanlı olanlarından. Çok pis su borusu kullanırdı, onun sayesinde ilk kavgamızda acayip dayak yemekten kurtulmuştuk. Abartarak söylüyorum yüzlerce kişi üzerimize çullanmıştı ama Adanalı, nereden çıkardığını anlamadığımız bir sopayla herkesi pataklayıp göndermişti. “Asla boş gezmem,” derdi. Boş gezmemesine okeydim de o kocaman sopayı nasıl hiçbirimize çaktırmadan taşımıştı onu anlayamamıştık.
Köyde tarlada hasadı kaldırıp gelmişti, güneşte yanmış kapkara bir tenin arkasından parlayan menekşe mavisi gözleri vardı, onların arasında da hokka gibi küçücük bir burnu. İnanılmaz yakışıklı bir elemandı, uzun boyluydu, yapılıydı, onunla kampüse girdiğimizde tüm hatunların gözleri bizde olurdu. Buna rağmen annesinin dizinin dibinde büyümü, hiçbir kızın eli eline değmemişti. Tabii Edirne’deki ilk hafta da bu değişti, üst sınıflardan bir hatun Adanalıya takılmaya başladı, birkaç gün içinde de çıkmaya başladılar. Adanalı inanılmaz aşık olmuştu, ilk kez bir kızın elini tutuyordu, ilk kez öpüşüyor, ilk kez dans ediyor, ilk kez geceyi bir hatunla geçiriyordu. Onunla evlenmek istiyordu. Mezun olduktan sonra değil, hemen şimdi. Daha bir haftadır çıkıyorlardı, Adanalıya göre çok şey yaşamışlardı ama bakalım kız için de bu yaşananlar o kadar olağanüstü müydü? Benim için değildi, Zafer için ya da Kayhan için de değil. İkinci hafta bir çift yüzükle çıktı karşımıza, onunla nişanlanacaktı, öyle ciddi bir şey değil kendi aralarında tatile kadar ciddi olduğu anlaşılsın diye sonra ikinci dönemden önce aileler tanışırdı, kız istenirdi yazın da düğün yapılırdı. Çok hızlı gitmiyor muydu? Gidiyordu tabii ama kendince yavaşlamasını gerektirecek ne vardı ki?
Onu vazgeçirmeye çalıştım. Kızın da kendisi gibi düşünüp düşünmediğini sordum. Tabii ki kız da evlenmek istiyordu, niye istemesin ki? Ama kız istemedi, o sadece iyi vakit geçirmek istiyordu, eğlenmek, takılmak, üniversitenin tadını çıkarmak, ne de olsa mezun olduktan sonra tantanalı bir iş hayatına atılacaktı, dağıtmak için başka zamanı olmayacaktı.
Kız onu reddetti, üstüne de onula ayrıldı; yaşadıklarının çok özel anılar olduğunu ve bunları bir ömür boyunca kalbinde taşıyacağını söyledi ama birine bağlanamayacak kadar gençti. Adanalı, terk edildiği günün akşamında yurda gelmedi. Neler olduğunu bilmediğimizden onu gelmemesini kafamıza takmadık. Sonra birisi koşarak odamıza girdi, “Adanalı,” dedi “atlayacak!”
Adanalı ilk defa bir aşk yaşamıştı ve terk edilmenin, sevilmekten daha yoğun bir duygu olduğunu ilk defa tadıyordu. İnsanlar terk edildiklerinde çoğunlukla saçmalarlar ama intihar etmek, onsuz yaşayamam tarzı davranışlar sergilemek endişeli bir durumdu, hem terk eden hem de terk edilen için. Adanalının olayında onu terk eden kıza durum haber verildiğinde hiç oralı olmadı, hatta ne kadar doğru bir karar verdiğini söyledi, salakça bir iki espri de yaptı, benim için ölmeye hazır çok erkek var tazında.
Kimse Adanalıyı çatıdan indiremedi, artık yaşamak istemiyordu. Çok gururlu bir çocuktu, dediğim gibi tam bir Adanalıydı, delikanlı olanlarından. Onu ancak üç katlı bir binadan aşağı atladığında ölmeyip sakat kalacağını söylediğimde indirebilmiştik. Öyle ya, yurtta tüm binalar en fazla üç katlıydı, belki çıkıp geldiği tek katlı evlerle dolu köyüne göre bu binalar çok büyük gelmiş olabilirdi ama aşağı atlayıp ölecek kadar da yüksek değillerdi.
O akşamdan sonra Adanalı bir daha eskisi gibi olmadı, vaktinin çoğunu yurtta geçiriyor, yataktan bile çıkmıyordu. Bir iki kere onu zorla şehre indirebildik, o da kimsenin ortalıklarda olmadığı çok erken bir saatte ama okula bir daha adımını atmadı. Zaten dönemi de tamamlamadan ayrıldı Edirne’den. Finallere bir hafta vardı, biz okuldayken eşyalarını toplayıp bir helallik bile almadan Adana’ya döndü, bir daha da geri gelmedi. Ben zaman en iyi ilaçtır diye ona biraz zaman vermiştim, dolu dizgin kendi hayatımı yaşamakla meşguldüm. Bir ay kadar önce arkadaşlarla da bir eve çıkmıştım. Arada bir zorla onu eve atıyor, özellikle hafta sonlarını birlikte geçirmeye çalışıyordum. O nadir zamanlarda Adanalı eskisi gibi oluyordu. Belki Demetlerle kampa girmemiş olsaydım ayrılmazdı, belki de acayip çuvallayacağım için dönem sonunda ikimiz de okulu bırakırdık. Ondan bir daha hiç haber alamadım, köye döndüğünü umuyorum çünkü en mutlu olduğu yer orasıydı.
Orta okuldan beri sevdiğim şarkılardan çekme kasetler hazırlardım. Lisede inanılmaz iyi işler çıkarmıştım. Alakasız insanlar bile bana boş kasetler verip bir mix tape hazırlamamı isterdi. Herhangi bir ücret almazdım, karışık kasetler hazırlamak hoşuma giderdi, zaten arkadaşlarımdan para alacak da değildim.
Zamanla işi sanata döktüm. Evde, ağbimlerin vaktinde bin bir zorlukla babama aldırdıkları sağlam bir setim vardı. Ses kalitesini acayip yükseltebiliyordum. Benim çekimler başkalarının dandik teyplerinde hazırladığı kasetlere hiç benzemiyordu. Bunun tek nedeni müzik setimin iyi olması değildi tabii. Dandik kasetlere çekim yapmıyordum. Eğer biri benden bir mix tape hazırlamamı istiyorsa parasına kıyacak ve kendine TDK ya da BASF alacaktı, öyle önüme konulan her Raks’a çekim yapmıyordum. Hele babasının arşivinden aşırdığı eski arabesk kasetlerini bana uzatanların yüzüne dahi bakmıyordum.
Üniversite de iş biraz daha çığırından çıkmıştı. Evden uzak olduğum için başkaları için kaset falan hazırlayamıyordum. Zaten artık öyle bir arzum, boş vaktim ya da motivasyonum da yoktu. Ama bir bar çıkışı benim odamda sabahlayan bir hatunun kasetlerimden birini aşırmasıyla birlikte bu durum değişti, hem de çok hızlı şekilde. Okuduğum bölümden bağımsız insanlar yanıma gelip benimle tanışmak istiyorlardı. Kimse kim olduğumu tam olarak bilmiyordu, bir ikisi adımı hatırlıyordu, bir kaçıysa yanlış biliyordu ancak kampüsteki nadir uzun saçlılardan biri olduğum için beni bulmak çok da zor değildi; ince uzun, siyah tişörtlü ya üzerinde Prince yazan ya da Black Crow baskısı olan, dar kotlu İsa tipli biriydim. Beni bulup falanca hatundaki kaseti benim hazırlayıp hazırlamadığımı soruyorlardı. Baba çok iyi, diyorlardı, Manyak bir kaset olmuş diye saygılarını sunuyorlardı.
Bar çıkışı odamda sabahlamaya başlayan hatun sayısı garip bir şekilde artmaya başlamıştı. Hepsi giderken kasetlerimden birini çaldılar diyemem, zaten birçoğuna bir karışık kaset hediye ediyordum, edemediklerime de İstanbul’a gittiğimde ilk iş bir tane çekeceğime dair söz veriyordum. Ama hepsi karışık kasetlerimi dinlemek istiyorlardı. Daha mekânda ilk biramı yudumlarken yanıma gelenler olurdu, hep o ne zaman çıkarız huzursuzluklarını hissediyordum. Sanki bara eğlenmek için değil de beni bulmak için gelmişlerdi. Bu durumu hiç sorgulamadım, hatta böyle olması hoşuma gidiyordu.
Karışık kaset hazırlamak basit bir işti. Popüler olan şarkıları bul bir kasete çek oldu bitti. Yalnız bu şekilde dinlenen bir kaset hazırlayamazdınız. Öncelikle karışık kaset sadece farklı albümlerden toplanan şarkıların bir araya getirildiği yer değildi. Dinlenebilir olması için kulağı rahatsız etmeyen geçişlerin olduğu, aktüel listelerdeki şarkıların yanında herkesin dinlemekten keyif aldığı parçaların da olması ve dinleyicinin kâşif ruhuna hitap edecek herkesçe çok da bilinmeyen hazineleri de içinde barındırmalıydı. Bunları yaparken de müzikal açıdan kafa şişirmeyecek bir tarzınız olmak zorundaydı. Ben şahsen sağlam introsu olan hızlı bir şarkıyla giriş yapardım, sonraki bir iki şarkıda bu hızı korur, sonra yavaşça volümü azaltıp slow parçalara geçer, birkaç şarkı da böyle devam ettikten sonra tam dinleyici uyuma moduna girmişken yine sesi yükseltir, nabzı hızlandırır konuyu bitirirdim.
Mix tapelerimi başkalarına hediye etmeyi, sevdiğim insanlar için özel kasetler çekmeyi severdim ama özünde hazırladığım tüm karışık kasetleri walkmanimde dinlemek amacıyla kendim için çekerdim. Evde, müzik setinin başında karışık kaset dinlemek çok saçma gelirdi bana. İstediğim gibi ileri geri sarabildikten sonra neden sevdiğim şarkılardan bir kaset hazırlama derdine girecektim ki? Evinizde tüm arşiviniz elinizin altındaysa gidip çekme kaset dinlemek, boğaz manzarasına sırtını dönüp televizyondan denizi seyretmek gibiydi.
Karanlıktı. Sibel yanımda oturuyordu. Bülent’ten ayrılmalarının üzerinden birkaç hafta geçmişti ama hala görüşüyorlardı. Herhalde sadece arkadaşça takılıyorlardı yoksa Bülent bunalım olmazdı. İyi görünmeye çalışıyordu ama etrafta kimse olmayınca ayrılığı atlatamadığını gizleyemiyordu. Sanırım Sibel’e psikolojisini belli etmemeye çalışıyordu. Güzel bir ilişkileri vardı. Neden ayrıldıklarını bir türlü anlayamıyordum. Neden hala görüştüklerini anlayamadığım gibi. Çiftlerin birlikte olamayacak kadar birbirlerini sevmedikleri bir ilişkiden sonra birbirleriyle arkadaş olacak kadar sevgilerinin kaldığına nasıl karar verdiklerine şaşıyordum. Ben hala kızlarla arkadaşlığımın boyutlarını bir yere koyamamışken onlar nasıl böyle şalteri indirip kaldırır gibi arkadaşlıktan sevgiliye, sevgililikten arkadaşlığa geçiş yapabiliyorlardı bir türlü kavrayamıyordum.
Bir ara Sibel’in elini bacağımda hissettim. Yanlışlıkla dokunmuştu. Herhalde elini kenara koyarken bacağıma değmişti. Sade bir gülümsemeyle özür diledi. Aynı şekilde sade bir gülümsemeyle sorun olmadığını belirttim. Sibel’in ev arkadaşlarından birini bana ayarlamaya çalışıyorlardı. Bülent’le ayrıldıklarında bu heveslerinin geçeceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Şimdi iki kadının arasında oturup konusunu bile anlayamadığım bir filmi izlemek zorundaydım. Şu üç isimli yönetmen tarzı filmlerden. Ev arkadaşlarından biri çok uzundu diğeri ise çok kısa. Sibel normal boyluydu, ne çok uzun ne de çok kısa.
Sibel’de filmden sıkılmıştı. Eli ikide bir bacağıma değip duruyordu. Zor bir durum olmalı, eski sevgilisiyle arkadaş kalabilecek kadar medeni görünmeye çalışmak. Sibel’den önceki kız arkadaşlarıyla da hala görüşüyordu. Ancak onlarla ilişkisi sonra erdikten sonra hiç bunalım geçirdiğini görmemiştim. Herhalde terkedilen taraf olmadığından olsa gerek.
Yanımdaki benden hoşlanıyordu. Sibel öyle demişti. Bülent’le henüz çıkalı birkaç hafta olmuştu. Henüz ev halkları olarak sadece bir kere birlikte takılmıştık. Sonraki aylarda haftada bir gün sinema akşamı yaptık. Netflix’ten en anlaşılmaz filmleri bulup izledik. Sibel’in fikriydi. Bu şekilde aramızı yapmaya çalışıyordu. Kanepede o kadar sıkışık oturmamızın nedeni de buydu. Ten temasının bir şeyleri alevlendirmesini umuyordu. Üçlü kanepede biz, Sibel’le Bülent de ikili kanepede otururdu. Artık Bülent’le birlikte olmadıkları için Sibel bu sefer yanıma oturdu.
Kanepenin üç tane yastığı vardı ama kesinlikle üç kişilik değildi. İki buçuk kişilikti. Sağımda Oksana’yı solumda ise Sibel’i hissediyordum. Oksana Ukraynalıydı. Sibel’le aynı dans grubundaydı. Arada bir de Sibel’in elini bacağımda hissetmeye devam ediyordum. Nermin’le Oksana’nın arasında otururken kadınlardan birinin elini bacağımda hissetmezdim. Nermin’i hiçbir şekilde hissetmezdim, minyon biriydi. İki buçuk kişilik kanepede bile benden metrelerce uzaktaymış gibiydi.
Oksana gibi birinin benden hoşlanmış olması aslında gururumu okşaması gerekirdi. Sibel bunu ilk söylediğinde verdiğim tepkiye şaşırmıştı. Başkası olsa mutluluktan havaya uçarmış. Oksana, çok güzel bir kadındı. Benim içinse çok uzundu. Bir kadın neden kendisinden kısa biriyle ilgilenir hiç anlamıyordum. Kadınlar genelde kendilerinden uzun erkekleri tercih ederlerdi. Sibel’in dediğine göre kısa erkek fetişi varmış. Öyle bir fetişin var olduğunu bile bilmiyordum.
Oksana’nın beni çeken tek yanı adımı Rus aksanıyla söylemesiydi. Bunun ne kadar çekici olduğunu son akşam fark ettim. Sibel’in sürekli bacağıma dokunduğu akşam. Herhalde yanında oturduklarına dokunmak ile ilgili bir takıntısı vardı. Belki de film beni sıktığı kadar onu da sıkmıştır da oyalanmak için bacağıma dokunuyordu. Bir kere daha dokunduğunda aynı şekilde ben de onun bacağına dokundum. Histerik şekilde kıkırdadı. Diğerleri merakla bize baktı. Karanlıktı ama bize baktıklarını görebiliyorduk. Dikkatlerini dağıttığım için özür diler manasında ellerimi kaldırdım. Buna daha çok şaşırdılar çünkü kimse Sibel’in bacağına dokunduğum için güldüğümüzü bilmiyordu.
Oksana kulağıma eğilip adımı fısıldayarak Sibel’in sarhoş olup olmadığını sordu. Rus aksanıyla adımın söylendiğini ilk defa o zaman duydum. Oksana’dan da o an hoşlanmaya başladım. Oksana’ya cevap veremedim. Ona bakar halde donup kalmıştım. Kadın beni uyandırmak için tekrar adımı söyledi. Kendi adımı duymanın bu kadar beni etkileyeceğini hayal bile edemezdim.
Bülent kanepede uyuya kaldığı için kızlar yatıya kalmamızı teklif etti. Bülent zaten uyuduğu için itiraz edemezdi. Benim de karşı çıkmaya niyetim yoktu. Geceyi Oksana’nın odasında geçirdim. Bülent’iyse hiç uyandırmadan üzerine bir battaniye atarak kanepede bıraktık. Gece bir ara su içmek için kalktım. Kimse olmaz diye üzerime bir şey almaya gerek duymadım. Mutfakta Sibel’le karşılaştım. Karanlıkta elinde bir kadehle mutfak masasında oturuyordu. Benden çok giyinik sayılmazdı. Mutlu olup olmadığımı sordu. Sanırım öyleyim, dedim. Ben niye mutlu olamıyorum, diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sessiz kaldım. Yanına oturmamı istedi, oturdum. Bacağıma dokundu. Ben de onun bacağına dokundum. Histerik bir kahkaha attık, aynı anda. Neyse ki kimse uyanmadı. Yoksa mutfak masasında oturan iki çıplağın açıklaması gereken çok fazla şeyi olurdu.
Herkesin yazın gittiği yere biz kışın gitmeyi çok severdik. Antalya kışları da sıcaktı, yaz kadar olmasa da Edirne’ye göre çok daha sıcaktı. Kemer yolu üzerinde bir yerlerde arabadan inmiştik. Sibel arabanın penceresinden kıyıya vuran dalgaları görünce sahilde yürümek istemişti. Her yer boştu. İnsanın gözleri yazınki kalabalığı arıyordu. Bülent arabayı kapalı dükkanların birinin önüne park etti. Normal sezonda değil buraya arabayla girmek yaya bile dolaşmakta zorluk çekerdik. Sibel’le ikisi kıyı boyunda gezintiye çıktılar, bense palmiyelerden bir tanesinin altına oturup bir sigara yaktım.
Dalgalar kıyıya her vurdukça havaya bir metre sular fışkırıyordu. Sibel dizlerine kadar gelen lastik çizmeler giymişti. Onları ilk gördüğümde ‘buralarda onları giyecek kadar çok yağmur yağmaz’ demiştim. Şimdi dalgaların kıyıya püskürttüğü suların arasında ilkokul çocukları kadar şen şakrak yürüyordu. Onunla ilk tanıştığımda aşırı ciddiydi, çok konuşmaz, gülmez bir tipti. O zamandan bu zamana özgüveni bu kadar yüksek ve neşeli bir insana evrilmesini görmek çok güzeldi.
Sigaram bitmeden yanıma geldiler. Hava soğuktu, Sibel çok üşümüştü. Benden sigara istediler ama son sigaramı içiyordum. Sibel, Bülent’ten sigara almasını istedi. Etrafta açık dükkân yoktu. Tekrar arabaya bindiğimizde bir benzinciye uğrarız dedim ama Bülent yine de bir koşu etrafta bakmak istedi. O Sibel’i mutlu etme şansını ertelemezdi.
Sibel yanıma palmiyenin altına oturdu. Elimi tutarak içtiğim sigaradan bir fırt aldı. Yalnız kalmak çok hoş, dedi. Deniz dalgalıydı ve dalgalar arada bir kıyıya çarpıp havaya sular fışkırtıyordu. Sibel’in eli soğuktu. Üzerinde Bülent’in deri montu vardı. Büyük gelmişti. Fermuarı çektiğinde komik göründüğünden önünü kapatmamıştı. Göbeğini açık bırakan koyu yeşil yün örme bir kazak giymişti. Onun altına da siyah bir tayt. Ayağındaysa dizlerine kadar gelen o siyah lastik çizmeler. Ayrılmaya karar verdim, dedi. Bülent’i hala seviyordu ya da sevdiğini sanıyordu. Emin değildi. Kesin olarak hissettiği tek duygu ilişkinin alışkanlık haline geldiğiydi. Eğer bir ilişki alışkanlık haline gelmişse ya ayrılmalıydınız ya da evlenmeli. Sibel evlenmek istemiyordu. Hiçbir zaman değil. Bir gün mutlaka evlenecekti ama şimdi değil, Bülent’le değil. Aklında koca olarak düşündü kesin bir tip yoktu. Tabii o da her kadın gibi küçükken bir prens hayali kurmuştu. Ne var ki bu dünyada hayalindeki prens gibi erkekler yaşamıyordu.
Dalgalar kıyıya vurmaya devam ediyor, sular havaya uçmayı sürdürüyordu. Rüzgâr hızını arttırınca Sibel önü açık montunu kollarıyla sararak bana sokuldu. Bana sarılır mısın? diye sordu. Üşüyordu. Çenesi titremeye, dişleri birbirine vurmaya başladı. En doğrusu arabaya binmekti ama anahtarlar Bülent’teydi. Sibel’e sarıldım.
Rüzgâr kesildi, dalgalar dindi, Sibel’in çenesinin titremesi ve dişlerinin birbirine vurması durdu. Montunu saran kollarını açarak belime doladı. Ayrılmak en doğrusu, dedi. Daha sıkı sarıldı. Sibel’in özledikleri vardı. Bülent’te bulamadıklarını özlüyordu. Asla sahip olamadıklarını özlüyordu. Arzularını özlüyordu. Hayallerini özlüyordu. Ondan ayrılmalı mıyım? Buna ben karar veremezdim. Kimse karar veremezdi. Senin kararın, diye cevap verdim. Yanlış karar verirsem? Karar vermişti zaten. Mesela uygulama cesaretinin olup olmadığıydı.
Burasının böyle tenha olmasını huzurlu buluyordu. Burada benimle yalnız olmayı da. Ben de yalnız olmayı severdim. Kalabalığı da öyle. Ben kalabalıklar arasında yalnız olmayı severdim.
Doksanların sonunda kuzenimle Bakırköy’den Taksim’e gitmek için meydanın oradan kalkan sarı dolmuşlardan birine binmiştik. Minibüs neredeyse boştu, koltukların dolması için beklememiz gerekiyordu. Genelde kapıda bekler bir iki dal sigara içerdik ama hazır arka beşliyi boş bulmuşuz hemen binip oraya yerleştik. O zamanlar Bakırköy’den Taksim’e çıkmanın en hızlı yolu bu dolmuşlardı, yol üzerinde yolcu indirme-bindirme ya da dur-kalk yapmazlardı; ayakta yolcu almamaları ve herkesin son durağı Taksim olmasından dolayı şoför E-5’ten basar yirmi dakikada Tepebaşı’na varırdık.
Hep Tepebaşı’nda inerdik, İstiklal’e ortadan giriş yapmayı çok severdik. Herkes son durağa kadar giderdi, sanki Beyoğlun’a Taksim’den giriş yapmanın bir zorunluğu varmış gibi. Bana göre İstiklal’e çıkmanın en iyi yolu caddeye Odakule’den giriş yapmaktır. Biz de öyle yapardık, Tepebaşı ışıklarda iner, Tüyap’ın etrafından dolanıp Odakule’nin altından caddeye çıkardık.
O cumartesi, şansımıza araç normalden daha çabuk doldu, herhalde o gün Taksim’e çıkacakların hepsi aynı anda meydana çıkmıştı. Bizden hemen sonra araca, dolmuşun yarısını dolduran, birçoğu uzun saçlı bir grup bindi. Taksim’in Rock çağını yaşadığı dönemdi oraya giden erkeklerin hemen hepsi, kuzenim ve be de dahil uzun saçlıydı. Binenleri hemen tanıdım, zaten Ertan’ın anında fark edilen bir tipi vardı. Grubun solisti, davulcusu ve gitaristi arka beşliye yanımız oturdu. Kuzenime “Acil Servis,” diye fısıldadım. Olabildiğince sessiz ve çaktırmadan yanında oturanların kim olduğunu anlatmaya çalıştım ama kuzenim çoktan Taksim havasına girmiş kendi kendine şarkı söylüyordu. Bırakın yanında oturanları minibüse birilerinin bindiğinin dahi farkında değildi. Acil servis, dediğimde “değiştir” komutunu almış gibi “Yusuf, Yusuf,” nakaratını söylemeye başladı. Kulağına doğru eğilip yine “Acil Servis,” diye fısıldadım, yanında oturanın kim olduğunu anlaması için de “solisti,” diye de ekledim gözlerimle yanını işaret ettim çaresizce. Kuzenim çoktan uçmuştu “Harbi, baba ya!” dedi “Acil Servis’in tipi ne öyle ya, aslan adam gibi.” susması için onu dürttüm ama öyle bir moda girmişti ki tüm patavatsızlıkları sonuna kadar sergilemek zorundaydı; “Vincent! Adam aslana benziyor ama ses efsane. Adamın her şeyi kocaman, koca surat, koca vücut, koca ses!” bunları da sanki tüm minibüsle diyalog halindeymiş gibi sohbet havasında söylüyordu, öyle kendi kendine laflamıyordu.
Minibüsteki herkes, konuya en alakasız olanlar bile Acil Servis’in dolmuşta olduğunu fark etti ama benim kuzen bir türlü grubun solistinin yanında oturduğunu anlayamadı. Hala müzikleri, klipleri, tipleri, şarkıları markıları hakkında yorum yapmaya devam ediyordu. Birkaç kere daha çaktırmadan, onu uyarmaya çalıştım ama ben “Acil,” dedikçe o, “manyak grup;” “servis” dedikçe “sağlam parça,” gibi kendince cool yorumlarını sürdürüyordu.
Yorum yapmayı bırakıp kendini kendine ama herkesin duyabileceği şekilde şarkı söylemeye başlayınca onu kendi haline bırakıp olabildiğince cama doğru yanaştım. Kuzenim “Gecenin Karanlığında,” ile başladı, “Acizsin,” ile devam etti. “Sen de iste”yi söylerken Ertan’ın sessizce eşlik ettiğine yemin edebilirdim hatta Bülent önündeki koltuğa vurarak ritim bile tutuyordu.
Kuzenimin tüm patavatsızlığına rağmen dolmuşta inanılmaz bir hava oluşmuştu. İğrenç sesiyle şarkı söylemesi, insanların sessizce onu dinlemesi, grubun back vokal yapması, ritim tutmalar… keşke orada kesseydi ama hayır kuzenim, “Bebek”i de söylemeye kalktı. Söylemekte haklıydı aslında, Acil Servis’in çıkış parçasıydı, o yaz herkesin dilindeydi, klibi sürekli televizyonda dönüp duruyordu, hepsini söyleyip de onu söylememek olmazdı. Ne var ki kuzenimin bet sesi o şarkıyı kaldıramadı, “Hey bebek,” diye nakarata başladığı anda elektrikler kesildiğinde ışıkların gitmesi gibi kuzenimin sesi gitti. Minibüs’ün önünden arkasına dalga dalga gülüşmeler geldi, ben koptum, nazik davranıp kahkahamı gizlemeye çalıştım, başaramadım. Kuzenim bu türden durumlarda inanılmaz gamsızdır, yüzü bile kızarmadı, adam o kadar uçmuştu ki belki dolmuşta olduğunun bile farkında değildi, kendini oturma odasında ayaklarını zigota uzatmış bile sanıyor olabilirdi.
Unkapanı köprüsünden çıkıp yokuşa doğru tırmandığımızda Ertan şoföre doğru “Kovboy!” diye seslendi “bizi Meşrutiyet’in köşesinde bırakabilir misi?” Kuzenim o an yanında birinin oturduğunu fark etti. Bana yanaşarak “şoförü tanıyor herhalde, kovboy movboy değine göre,” diye fısıldadı, hala kim olduklarını anlayamamıştı. Kaptan rotasından sapıp ışıklardan sağa döndü Tüyap’ın arkasından İngiliz Konsolosluğun sokağına girdi. Normalde dolmuşlar ana yoldan sağa sola sapmadan doğruca Taksim’e çıkarlardı ama grup herhalde sürekli gidip geldiğinden şoför onlar için bir ayrıcalık yapıp ellerindeki enstrümanlarla fazla yürümeden direkt İstiklal’e çıkmalarına yardımcı oluyordu. Bizim de işimize geldi., Tüyap’ın oradaki ışıklarda ineceğimize liseye çıkan o konsolosluğun köşesinde indik.
Grup ellerinde gitarlar, çantalar ve daha bilmemnelerle önümüzde biz onların arkasında dolmuştan indik. Hatta inerken kuzenim, Ertan’ın ardında sürüklediği bir çantayı araçtan indirmesi için yardım bile etti, buna karşılık da bir “sağ ol kovboy!” dahi kazandı. Bir süre Acil Servisi’i İstiklal’e kadar takip ettik, bilinçli olarak değil tabii sadece hepimiz aynı yere gidiyorduk. Lisenin orada biz heykele doğru döndük onlarsa tünele yöneldiler. Kuzenim o ayrılıktan sonra “Tanıdın mı lan elemanları?” diye sordu. Acil Servis olduklarına ancak fark edebilmişti. Dersaadet’in oradaki dönerciye gidene kadar ünlü bir Rock grubuyla yan yana oturmuş olmanın ne kadar havalı oluğundan bahsedip durdu.
Aynı yıl kış aylarında Acil Servis Edirne’de çalmaya başladı. Haftada bir iki gün sahne alıyordu. O dönem Edirne’de, müzikal açıdan çok doyurucu bir yıl yaşıyorduk, bir iki akşam Haluk program yapıyordu, arada bir Murat Göğebakan geliyordu, bizim Bitli vardı, sonra Birolcan… Bir akşam bomboş bir Kampus’ta tek başlarına otururken gördüm onları. Pub Kampus sürekli gittiğimiz, üniversitenin karşısındaki kafelerden bir tanesiydi; Cemil ağbi olur da bir gün içki ruhsatı da alırım diye adını “Pub” koymuştu ama o içki ruhsatını hiç alamadı. Sürekli takıldığım bir mekân olduğundan herkesi tanırdım, herkesi tanıdığım içinde çok kalabalık olduğunda boş olan sandalyeye oturur kim olduklarına bakmadan masanın muhabbetine katılırdım. O akşam kafe bomboştu, adamlar tek başlarına masada oturuyorlardı buna rağmen kim olduklarına aldırmadan yan masadan bir sandalye kapıp yanlarına oturdum. Sonuçta tek oturmak ile oturacak yer bulamamak temelde aynı yalnızlığı farklı duygularla yaşamaktan ibaretti ve Allah biliyor ya yalnız kalmayı hiç sevmiyordum.
Masalarına oturur oturmaz onlara kuzenimi anlatmaya başladım, kim olduğu nerde okuduğu, çocukluğundan buyana yaptığı saçmalıkları. Çok sıkıcı bir sohbet başlatmıştım ama elemanlar masalarına oturan bir yabancıyı nezaketle dinliyorlar, muhtemel benim geri zekalı olduğumu düşünüyor, anlattıklarımın sabırla bir yere varmasını bekliyorlardı. Sonra Bakırköy’den sarı minibüslere binişimize geldim. O nokta da hepsinin yüzünde bir aydınlanma belirdi. Hikâyenin nereye varacağını hemen anlamışlardı, pot kırmada üstünlüğünü sayısız örnekle anlattığım kuzenimin onların da Taksim’e çıkmak için sık sık kullandıkları dolmuş ile kesişmesi başka bir neticeye varamazdı zaten. Kuzenime ilk “acil servis” dediğimde masada gülüşmeler başladı anlatının sonuna gelene kadarda coşarak devam etti, zirve noktası tabii ki kuzenimin şarkıda boğulup bunu çaktırmamaya çalışmasındaydı.
Kuzenimi ya da beni hatırladılar mı, sarı dolmuşta yaşananlar onların aklında ben de olduğu kadar kalıcı bir iz bıraktı mı, bilmiyorum? Masada kimse hatırladığını belirten bir yorum yapmadı. Belki de her şey sadece anlatılması güzel bir hikayeydi. Komik bir hikaye, elemanların gözlerinden yaş getirecek kadar komik. Gülüşmeler dindikten, göz yaşları silindikten sonra kalktım. Kafe çok boştu, boş bir kafe bana yalnızlığı hatırlatırdı ve Allah biliyor ya yalnızlığı hiç sevmezdim.
Onu ilk defa 94 yazının başında üniversite sınavından hemen sonra bir sabah programında “Akdeniz Akşamları”nı çalarken gördüm. Açıkçası benim gibi birinin televizyona çıkmaya başarmış olmasından kendimce guru duymuştum. Saçlarımın uzun olduğu yıllardı ve o yıllarda sağımda solumda, mahallede, sokakta öyle her üç kişiden biri uzun saçlı değildi. Doksanları Esenler’de uzun saçla atlatabilmek, hayatınız boyunca başka başarı elde etmemek derecesinde büyük bir zaferdi. Saçını uzatan erkeklerin sayısı o kadar azdı ki trafikte karşılaşan iki Tosbağa sürücüsü arasında nasıl bir bağ varsı uzun saçlılarda birbirlerini aynı derecede sahiplenirdi.
Haluk, o dönem lösemili çocuklar için yardım topluyordu; daha sonra da Gökova’ya nükleer santral yapılmaması için mücadele etmişti. Faaliyetlerin takip etmiyordum, müziğini dinlemiyordum, o yaşlarda benim için Türk Rock’ı hala keşfedilmeyi bekleyen kıtaydı ama Haluk Levent hafızamda toplumsal mücadeleyi destekleyen Türk Rock’ının çirkin çocuğu olarak kalmıştı.
94 hayatımın en güzel yılıydı; dokuz yıldan sonra çocukluğumun geçtiği şehre döndüm, ilkokul arkadaşlarımla buluştum, kaldırımlara sinmiş anılar arasında dolaştım; okumak için Edirne’ye taşındığım yıldı, aileden bağımsız, kafama göre takılmaya başladığım seneydi; özgürlüğümün sınırlarını en çok zorladığım devirdi.
Daha önce hiç İstanbul dışında yaşamamıştım. Tamam kent dışına çıktım ama sadece tatil için bir, iki haftalığına, max bir ay. Çocukluğum da başka bir yerde geçmişti İstanbul’a taşındığımızda on iki yaşındaydım ve yıllar sonra geri döndüğümde bizimkilerin nasıl da iyi bir kara verip oradan ayrıldıklarını fark etmiştim. Edirne benim için inanılmaz bir deneyim olacaktı, kent hakkında hiçbir bilgim yoktu; herkesin lisede öğrendiği genel geçer konularda fikir sahibiydim tabii ama benim merak ettiğim daha çok gençlerin nasıl yaşadığı, bir rock çevresinin olup olmadığı, İstanbul’da uzun saçlı gençlerin sayısı bu kadar azken orada en azından bir tane benim gibi headbanger bulabilecek miydim, bunları merak ediyordum.
Kampüse ilk adım atışımı hatırlıyorum da biri “hey uzun saçlı,” diye bağırmıştı. İstanbul’dan alışıktım buna, yumruk yemeden hemen önce duyardım genelde. Bu seferki farklıydı ama, bir kız sesiydi, iki kız sesiydi, katinin önündeki banklardan gülüşerek bana el sallıyorlardı. O ilk anda hayatımın en muhteşem yıllarımın bu şehirde geçeceğini anlamıştım ve otuz yıldan sonra bile bu değişmedi. Uzun saçlı popülasyonunu şehir nüfusuna göre oranlarsak 94 yazında Edirne’de İstanbul’dakinden daha çok Saçı uzun vardı; sanki bir Headbanger konferansı için her ilden bir uzun saçlı temsilci olarak gönderilmişti. İnanılmaz rahat bir ortam vardı, kimseyi tanımıyordum ama fakülteye kadar karşılaştığım onlarca kız erkekle selamlaşıyor, hal hatır soruyor, kısa tanışmalarla çevre edinip tek ortak noktamız saçımızın uzun olması olan yabancılarla ayak üstü sohbetler ediyordum. müthiş bir ilk gün yaşamıştım, hiç kimseyi tanımadım bu şehirde bir anda yüzlerce arkadaşım olmuştu; kimsenin adını bilmiyordum ama akşam yurda döndüğümde durakta, otobüste, yolda, orda burada bir sürü insanla inanılmaz geyikler yapmıştım.
Hemen hemen ilk günlerde gece hayatının da çok sağlam olduğu keşfetmiştim. Bir İstiklal geçmişim zaten vardı, yanmadan önce köprü altı Kemancı döneminden başlayarak Beyoğlu’nun rock dönemindeki mekanlara uzun zamandır takılırdım. Edirne’de bu alışkanlığımı devam ettirebileceğim tarz gece hayatının olması oradaki günlerimi daha da muhteşem hale getirmişti.
İlk çıktığımızda Çağım diye bir mekana gittik; inanılmaz kalabalıktı zar zor duyulan bir müzik vardı ve ortam da fazla aydınlıktı ama çok yüksek bir beklentimiz de olmadığından bu durumu yadırgamadık, bulduğumuz ilk yere oturduk. Öyle oturmuş ortama ayak uydurmaya çalışırken biri geldi, çok samimi bir şekilde “nasıl gençler eğleniyor musunuz?” diye sordu. Yeni gelmiştik, henüz eğlenmeye başlamamıştık ama zaten formaliteden sorulmuş bir soru olduğunda “harika bir ortam” tarzında çok eğlendiğimizi belirttik. Yanımıza gelen arkadaş siyah bir kot üzerine de beyaz bir gömlek giymişti, bize “bir isteğiniz var mı?” diye sorunca sipariş almak için yanımıza uğradığını sandık ve birer bira sipariş verdik, hatta kafasını kaldırıp bara doğru “buraya üç bira ver!” diye bağırması her ne kadar garip olsa da yadırgamadık. Sonra bize “iyi eğlenceler,” dileyerek arkamızdaki masaya gitti. Oradakilerin ona sarılmasından, fotoğraf çektirmesinden, dijital çağın arefesinde olduğumuz düşünülürse bunun için hazırlık yaptıklarını anlayabilirsiniz, yanına uğradıkları için mutlu yüz ifadelerinden, seslerinden elemanla ilgili bir şeyleri yanlış anladığımızı fark ettik. O garson, aynı şekilde bardaki tüm masaları tek tek gezdi ve biz göz ucuyla unu uzaktan izledik. Son masada da coşkuyla karşılandıktan sonra eleman gitarını eline alıp sahneye çıktı ve “yollarda bulurum seni”yi söylemeye başladı. Televizyondaki çirkin çocuğun sadece öylesine biri olmadığını o zaman anladım.
Edirne’nin eğlenceli hali birkaç hafta sonra siyasi olaylar nedeniyle bozulmaya başladı. Benim liseden beri okula erken gidememek gibi bir sorunum vardı. geç kaldığım bir sabah Edirne’deki tüm uzun saçlıların kafalarını kesmişti. Kampüste tam bir uzun saçlı kıyımı yaşanmıştı. Bir gün önce dernek kuracak kadar çokken ertesi gün yapayalnız, uzun saçlı, çelimsiz, çirkin rockçı bir çocuktum.
İsimleri hiç aklımda tutamam, o zaman da öyleydi, şimdi de öyle; zaten bir haftada onlarca insanlar tanıştım ki istesem de tutamazdım; bilmem kaç tane Yunus, bir iki Emre, bir düzine Gökhan, birkaç günde bunları birbirine karıştırmadan hatırlamak benim için çok zordu. Hatırladığım isimler de vardı, ilginç olanlar Gürani gibi ya da kısa olanlar Alp gibi. Alp’le mesela minibüsten indikten hemen sonra üniversiteye giden bankamatiklerin arkasındaki yolda karşılaştım. Eğer ayırt edici bir tip olmasaydı onu hayatta tanıyamazdım, inanılmaz şekilde Iron Maiden’in Eddie’sine benziyordu hatta saçını kestikten sonra daha fazla. Ona “niye kestin lan saçını?” diye şok olmuş şekilde sordum, sanki öyle bir hakkım varmış gibi. Nedense o dönem toplumun “kes lan saçını!” baskısına aileden başlayarak köşedeki bakkala kadar herkes tarafından maruz kaldığımızdan “kim kestirtti lan saçını?” retoriğinin giriş cümlesi olarak kullanıyorduk. “Baba sıkıldım, ya!” diye cevap verdi cebinden bir Camel çıkartıp bana uzatarak. Elimi sallayarak uzaklaştırdım sigarayı, henüz içmeye başlamamıştım, daha birkaç saatim vardı. Alp’ten sonra karşılaştığım herkesin de saçlarını kesmesinin nedeni aşağı yukarı aynıydı; Yunus çok sıkılmıştı, İlhan bakamıyordu, Erol’ün saçları dökülmeye başlamıştı… kimse itiraf edemiyordu ama herkesin saçlarını kesmesinin nedeni okulda patlak veren siyasi kavgaydı. Eğer uzun saçlıysanız doğrudan tarafsınızdı, apolitik olsanız bile, Bu da sizi açık hedef haline getiriyordu. Zaten toplum baskısına rağmen saçımızı uzatmıştık, ne satanistliğimiz kalmıştı, ne komünistliğimiz; herkesin karşıt olduğu değerleri temsil ediyordu, sevilmiyorduk kısaca. Böyle bir ortamda bir de katılmadığı bir siyasi kavgaya kurban gitmek istememelerini doğal karşılıyorum. Bense onu bile iplemiyordum, bana ne olmam gerektiğini söyleyenlere kulak tıkamaya o kadar alışmıştım ki sokakta beni parmakla gösterdiklerinde rock yıldızı gibi hissediyordum. Hayatta kalmamı sağlayan da bu umursamaz tavrım oldu, sanırım.
Akşamdan sabaha Edirne’deki tüm uzun saçlıların kafalarını kesmelerinden sonra ben “son saçı uzun rockçı” sıfatıyla aziz mertebesine eriştim. Herkes için ben artık o uzun saçlı çocuktum, “kim? “şu uzun saçlı olan” herkes beni tanıyordu, kimse adımı bilmese bile. Bana metal diyorlardı, Rockçı, Asi, hatta biri ince uzun olduğum için beni İsa’ya benzetip Jesus bile diyordu.
Kampüsteki siyasi gerginlik çok uzun sürmedi, yıl boyunca hep bir hır gür vardı ki doksanlarda tüm üniversiteler için durum aynıydı ama o ilk kavgalardan sonra hızlı bir barış havası esti şehirde. Arkadaşları siyasi görüşlerine göre seçmediğim için her kesimden insanla ahbaplığım vardı. üniversitedeki zamanımı eğlenerek değerlendirmeye çalışıyordum, çok iyi bir bölümde okumuyordum ve mezun olunca da alakasız bir alanda çalışacaktım. Bu nedenle elimden geldiğince çok insanla tanışıp, yapabildim kadar fazla anı biriktirmeye çalıştım.
İlk muhteşem haftadan sonra okulun eğlencesi biraz kaçtı tabii ama şehir kendini çok çabuk toparladı. Millet sadece saçlarını kesmişti, yaşam tarzları değişmeden dolu dizgin devam ediyordu. Son uzun saçlı olarak kalmıştım ama onun ezikliğini yaşamıyordum. Ha bir de Haluk vardı, o da uzun saçlıydı. Onunla karşılaşmaya devam ettim, bazen okulun karşısındaki Özlem Kafe’de, bazen milletin buluştuğu postanenin yanıdaki telefon kulübelerinde. Ne zaman karşılaşsak bana selam verirdi, herhalde o da türümüzün tek örnekleri kaldığımızın farkındaydı ve bir şekilde benimle ilgilenmesi gerektiğini hissediyordu. Bir keresinde HB kafenin önünde otururken okeye dördüncü aradığını söyleyip oyuna çağırmıştı, bir keresinde de potaların oradan geçerken bir adam eksik oldukları için baskete. İkinci albümünü çıkarım tüm ülkece tanındıktan sonra, şehre sadece haftada bir Addres Bar’da programa geldiğinde de o garip sessiz iletişimimiz devam etti.
Çok uzun bir süre sonra kuzenimi askere uğurlarken onunla otogarda karşılaştık, topluca “Ankara”yı söyledik o da gülerek yanımıza geldi. Artık ikimizin de saçı kısaydı ama yine aynı mütevazi haliyle askere giden kuzenimle bir çift laf etti, tek tek elimizi sıktı. Beni görünce gözlerini kısarak yüzüme baktı ve “saçlar gitmiş” dedi. Belki sadece kafamı kazıttığım için öyle demişti ama ben herkesin saçını kestiğini 94 yılının Edirne’sine bir gönderme yaptığı varsayıyorum.