Bana kelebek sallamasını bir kız öğretti. Üniversitemin ilk yılıydı ve biz derslere girmekten çok üniversitenin karşısındaki kafelere takılıyorduk. O kadar çok mekân vardı ki şimdi düşününce herkesin karakterine uygun bir kafe yaptıklarını anlıyorum.
Karsızlar “Palmiye”ye giderdi, orası okulun ana kapısının hemen karşısındaki kafeydi. Üniversiteden çıkarken karşınıza ilk o çıktığı için de kafeler arasında en kalabalık olandı. Nereye gideceğini bilmeyenlerle nereye gideceklerini karar veremeyenler burada takılırdı. Önce ne yapacaklarına karar vermek için bir iki dakika otururlardı sonra ders ya da yurda giriş saatinin geldiğini fark edip aceleyle hesabı öder kaçarlardı.
Palmiye’nin yanındaki “Dilfirip” entellerin takıldığı bir yerdi. Sandalye yerine taburelerin masa yerine sehpaların olduğu, duvarlarına halı kilim asıldığı ney sesleriyle protest müzik arası tınıların geldiği bir kafeydi. Kampüste elinde şiir kitabıyla gezen ne kadar tip varsa buraya gelir, sessizce poz verir, kitap okur ya da okuyormuş gibi yapardı.
Palmiye’nin diğer yanındaki “Keyfi” yeni açılmıştı ama hep dolu olmasının nedeni neon gibi parlayan sarı rengiydi. Tüm sinek ikililer buraya takılırdı çünkü o kadar göz kamaştırıcıydı ki okulun tüm haşeratını kendine çekiyordu.
Onun yanında da “Özlem” vardı. Oraların ilk kafesi olması dolayısıyla ağır ağbilerin ve artı sonsuzların takıldığı yerdi. Özlem’le bitişik sokağın en mütevazi kafesi olan “HB” vardı. Mekânı arkadaşlarımız işletiyordu. Bir kazançları yoktu, fite fit çalışıyorlardı. Tek amaçları kendilerine göre bir yerlerinin olmalarını istemeleriydi. Sanırım sokağın en az müşterisi olan kafesiydi. Buraya unutulmuşlar ya da unutulmak isteyenler takılırdı. Yan tarafta da unutulmak istenmeyip de herkesin unuttuğu, benim adını bile hatırlayamadığım karaktersizlerin takıldığı bir yer bulunmaktaydı.
Sokağın sonuna doğru iki kafe vardı. Onları diğer kafelerden küçük bir sokak ayırdığından olsa gerek tamamen farklı bir dünyadaymış gibiydiler. “Dinlenti” içinde bilardo masaları olduğu için genelde oyuncuların takıldığı bir yerdi. Özellikle ramazanlarda sahura kadar tombala oynatırdı. Onun yanında da kafeler sokağının son mekânı olan “Pup Kampüs” gelirdi, alternatif müzik dinleyenlerin ve tarafsızların yuvası, bana göreyse kafasını hiçbir konuya takmayanların mekanıydı. İşte ben oraya takılıyordum.
Pup kampüs’e ya da kısaca “Kampüs”e tüm arkadaşlarım takılırdı. Samimi olduğum herkes orada mıydı yoksa ben oradaki herkesle samimi olmuştum tam olarak emin değilim ama okuldan çok oraya giderdim. Eğer burada yoklama alınsaydı herhalde hiç devamsızlıktan kalmazdım. Bana kelebek sallamasını da burada samimi olduğum bir kız öğretmişti.
İki arkadaş bir evde kalıyorlardı. Genelde öğrencilerin kalmayı tercih etmedikleri bir semtte. Kampüs’ün kapandığı saate kadar kafede takıldıklarından eve yürüyerek dönmek zorunda kalıyorlardı çünkü onların oraya giden minibüs çok fazla yolcu olmadığından erken paydos ediyordu. Yürüdükleri için de tedirgin oluyorlardı. Tedirgin oldukları için de çantalarında kelebek taşıyorlardı. Çantalarındaki bıçaklar onları kötü bir durumdan kurtarır mıydı? Emin değillerdi. Ancak bu şekilde kendilerini daha güvende hissediyorlardı.
Üzerinden otuz yıl geçti. O iki kızdan biri tamamen flu olarak kalmış hatıralarımda, diğeri net olsa da tek tük anıdan ibaret sadece. Ne ismini hatırlıyorum ne yaşadığı yeri, ne de okuduğu bölümü. Ortak arkadaşlarımız dahi kim bilmiyorum. Onu sosyal medyalarda bulmama yardımcı olacak hiçbir ayrıntıya sahip değilim. Benim için tam manasıyla kayıp bir dost. Tek emin olduğum da bu zaten. Bir hatırayla somutlaştıramasam da o dostumdu.
Takılmaktan çok hoşlandığım bir arkadaşı nasıl unutabildim? Gerçekten bilemiyorum. Hafızama sıkı sıkıya tutunan bir tek “Drew” ile ilgili anılar kalmıştı. Bu nedenle Drew diye kaldı adı.
Drew, kısa boylu, kısacık sarı saçlı kendi halinde muhabbet bir kızdı. Kampüs tayfasından biriydi. Bir keresinde Kayhan, o ve ben bir masada oturmuş filmler hakkında konuşuyor bulmuştuk kendimizi. Yönetmenler, aktörler, sahneler, seriler derken “Drew Barrymore” dedim. “Drew” adını o zaman aldı çünkü bu ismi söyleyiş tarzıma hasta olmuştu. Günlerce hatta haftalarca yanıma gelip bana “Drew” dedirtiyordu. Bir süre sonra da ben onu gördüğüm yerde “Drew” diye selamlıyordum. Böylece gerçek adı unutuldu, ismi “Drew” kaldı, sadece benim için değil kafedeki hemen herkes için. Zaten doğumumuzla biz verilenler mi daha değerlidir yoksa zamanla dostlarımızın bize seslendikleri mi?
