Bana kelebek sallamasını bir kız öğretti. Üniversitemin ilk yılıydı ve biz derslere girmekten çok üniversitenin karşısındaki kafelere takılıyorduk. O kadar çok mekân vardı ki şimdi düşününce herkesin karakterine uygun bir kafe yaptıklarını anlıyorum.
Karsızlar “Palmiye”ye giderdi, orası okulun ana kapısının hemen karşısındaki kafeydi. Üniversiteden çıkarken karşınıza ilk o çıktığı için de kafeler arasında en kalabalık olandı. Nereye gideceğini bilmeyenlerle nereye gideceklerini karar veremeyenler burada takılırdı. Önce ne yapacaklarına karar vermek için bir iki dakika otururlardı sonra ders ya da yurda giriş saatinin geldiğini fark edip aceleyle hesabı öder kaçarlardı.
Palmiye’nin yanındaki “Dilfirip” entellerin takıldığı bir yerdi. Sandalye yerine taburelerin masa yerine sehpaların olduğu, duvarlarına halı kilim asıldığı ney sesleriyle protest müzik arası tınıların geldiği bir kafeydi. Kampüste elinde şiir kitabıyla gezen ne kadar tip varsa buraya gelir, sessizce poz verir, kitap okur ya da okuyormuş gibi yapardı.
Palmiye’nin diğer yanındaki “Keyfi” yeni açılmıştı ama hep dolu olmasının nedeni neon gibi parlayan sarı rengiydi. Tüm sinek ikililer buraya takılırdı çünkü o kadar göz kamaştırıcıydı ki okulun tüm haşeratını kendine çekiyordu.
Onun yanında da “Özlem” vardı. Oraların ilk kafesi olması dolayısıyla ağır ağbilerin ve artı sonsuzların takıldığı yerdi. Özlem’le bitişik sokağın en mütevazi kafesi olan “HB” vardı. Mekânı arkadaşlarımız işletiyordu. Bir kazançları yoktu, fite fit çalışıyorlardı. Tek amaçları kendilerine göre bir yerlerinin olmalarını istemeleriydi. Sanırım sokağın en az müşterisi olan kafesiydi. Buraya unutulmuşlar ya da unutulmak isteyenler takılırdı. Yan tarafta da unutulmak istenmeyip de herkesin unuttuğu, benim adını bile hatırlayamadığım karaktersizlerin takıldığı bir yer bulunmaktaydı.
Sokağın sonuna doğru iki kafe vardı. Onları diğer kafelerden küçük bir sokak ayırdığından olsa gerek tamamen farklı bir dünyadaymış gibiydiler. “Dinlenti” içinde bilardo masaları olduğu için genelde oyuncuların takıldığı bir yerdi. Özellikle ramazanlarda sahura kadar tombala oynatırdı. Onun yanında da kafeler sokağının son mekânı olan “Pup Kampüs” gelirdi, alternatif müzik dinleyenlerin ve tarafsızların yuvası, bana göreyse kafasını hiçbir konuya takmayanların mekanıydı. İşte ben oraya takılıyordum.
Pup kampüs’e ya da kısaca “Kampüs”e tüm arkadaşlarım takılırdı. Samimi olduğum herkes orada mıydı yoksa ben oradaki herkesle samimi olmuştum tam olarak emin değilim ama okuldan çok oraya giderdim. Eğer burada yoklama alınsaydı herhalde hiç devamsızlıktan kalmazdım. Bana kelebek sallamasını da burada samimi olduğum bir kız öğretmişti.
İki arkadaş bir evde kalıyorlardı. Genelde öğrencilerin kalmayı tercih etmedikleri bir semtte. Kampüs’ün kapandığı saate kadar kafede takıldıklarından eve yürüyerek dönmek zorunda kalıyorlardı çünkü onların oraya giden minibüs çok fazla yolcu olmadığından erken paydos ediyordu. Yürüdükleri için de tedirgin oluyorlardı. Tedirgin oldukları için de çantalarında kelebek taşıyorlardı. Çantalarındaki bıçaklar onları kötü bir durumdan kurtarır mıydı? Emin değillerdi. Ancak bu şekilde kendilerini daha güvende hissediyorlardı.
Üzerinden otuz yıl geçti. O iki kızdan biri tamamen flu olarak kalmış hatıralarımda, diğeri net olsa da tek tük anıdan ibaret sadece. Ne ismini hatırlıyorum ne yaşadığı yeri, ne de okuduğu bölümü. Ortak arkadaşlarımız dahi kim bilmiyorum. Onu sosyal medyalarda bulmama yardımcı olacak hiçbir ayrıntıya sahip değilim. Benim için tam manasıyla kayıp bir dost. Tek emin olduğum da bu zaten. Bir hatırayla somutlaştıramasam da o dostumdu.
Takılmaktan çok hoşlandığım bir arkadaşı nasıl unutabildim? Gerçekten bilemiyorum. Hafızama sıkı sıkıya tutunan bir tek “Drew” ile ilgili anılar kalmıştı. Bu nedenle Drew diye kaldı adı.
Drew, kısa boylu, kısacık sarı saçlı kendi halinde muhabbet bir kızdı. Kampüs tayfasından biriydi. Bir keresinde Kayhan, o ve ben bir masada oturmuş filmler hakkında konuşuyor bulmuştuk kendimizi. Yönetmenler, aktörler, sahneler, seriler derken “Drew Barrymore” dedim. “Drew” adını o zaman aldı çünkü bu ismi söyleyiş tarzıma hasta olmuştu. Günlerce hatta haftalarca yanıma gelip bana “Drew” dedirtiyordu. Bir süre sonra da ben onu gördüğüm yerde “Drew” diye selamlıyordum. Böylece gerçek adı unutuldu, ismi “Drew” kaldı, sadece benim için değil kafedeki hemen herkes için. Zaten doğumumuzla biz verilenler mi daha değerlidir yoksa zamanla dostlarımızın bize seslendikleri mi?
Üniversitemin ilk birkaç ayını yurtta geçirdim. İlginç bir deneyimdi; hiç yaşamayanlar için doksanlarda bir üniversite yurdunda yaşamanın nasıl olduğuna dair kesin bir tarif yok. Ben bile aradan geçen otuz yıldan sonra yaşadıklarımı şöyle böyle hatırlıyorum, hatırladıklarım da sadece iyi anılardı. İyiyi ki de sadece onlar kalmış geriye. O iyi anılarda sadece arkadaşlıkla ilgili olanlardı. Demek ki yurtta yaşamın tek iyi tarafı arkadaşlıktı.
Kocaman bir yurt alanımız vardı. Ana kapıdan girince sağ tarafta erkek blokları sol tarafta da kız blokları sıralanıyordu. Blokların yarısı yeni yapılmıştı ve ben de o yeni olanlara yerleşen şanslılardan biriydim. Eski olanların tam olarak neden kötü olduklarına emin değildim, herhalde büyüklükle ilgili bir sorun vardı çünkü yurdun hiçbir yerinde konfor diye bir artı yoktu.
Yerleştirildiğim oda zemin kattaydı, herhalde giriş seviyesinde rahat ettiğim tek yer orasıydı. Kocaman kare bir penceresi vardı ve altı numaralı blok, benim kaldığım blok, girişteki ilk bina olduğundan pencereden giren çıkan herkesi görebiliyor, gelen geçenle muhabbet edebiliyordum. Odada dört ranza vardı, sekiz yatak ve hepsi de doluydu. Benim yatak kapının yanındaki ranzanın üst tarafındaydı, altımda Kayhan yatıyordu; kapının diğer tarafındaki ranzada Tuggi ile Mami kalıyordu; cam tarafındaki ranzaların birinde iki yabancı öğrenci ile odayı paylaşıyorduk, Kazakistan’dan gelen Çağrı ile Gagavuz Stanislav; diğer ranzanın altında Zafer yatardı onun üzerinde de Adanalı.
O kadar zaman geçmesine rağmen Adanalının dışında herkesin ismini hatırlamam çok garipti, oysa en iyi anlaştığım kişi oydu. Tam bir Adanalıydı, şu delikanlı olanlarından. Çok pis su borusu kullanırdı, onun sayesinde ilk kavgamızda acayip dayak yemekten kurtulmuştuk. Abartarak söylüyorum yüzlerce kişi üzerimize çullanmıştı ama Adanalı, nereden çıkardığını anlamadığımız bir sopayla herkesi pataklayıp göndermişti. “Asla boş gezmem,” derdi. Boş gezmemesine okeydim de o kocaman sopayı nasıl hiçbirimize çaktırmadan taşımıştı onu anlayamamıştık.
Köyde tarlada hasadı kaldırıp gelmişti, güneşte yanmış kapkara bir tenin arkasından parlayan menekşe mavisi gözleri vardı, onların arasında da hokka gibi küçücük bir burnu. İnanılmaz yakışıklı bir elemandı, uzun boyluydu, yapılıydı, onunla kampüse girdiğimizde tüm hatunların gözleri bizde olurdu. Buna rağmen annesinin dizinin dibinde büyümü, hiçbir kızın eli eline değmemişti. Tabii Edirne’deki ilk hafta da bu değişti, üst sınıflardan bir hatun Adanalıya takılmaya başladı, birkaç gün içinde de çıkmaya başladılar. Adanalı inanılmaz aşık olmuştu, ilk kez bir kızın elini tutuyordu, ilk kez öpüşüyor, ilk kez dans ediyor, ilk kez geceyi bir hatunla geçiriyordu. Onunla evlenmek istiyordu. Mezun olduktan sonra değil, hemen şimdi. Daha bir haftadır çıkıyorlardı, Adanalıya göre çok şey yaşamışlardı ama bakalım kız için de bu yaşananlar o kadar olağanüstü müydü? Benim için değildi, Zafer için ya da Kayhan için de değil. İkinci hafta bir çift yüzükle çıktı karşımıza, onunla nişanlanacaktı, öyle ciddi bir şey değil kendi aralarında tatile kadar ciddi olduğu anlaşılsın diye sonra ikinci dönemden önce aileler tanışırdı, kız istenirdi yazın da düğün yapılırdı. Çok hızlı gitmiyor muydu? Gidiyordu tabii ama kendince yavaşlamasını gerektirecek ne vardı ki?
Onu vazgeçirmeye çalıştım. Kızın da kendisi gibi düşünüp düşünmediğini sordum. Tabii ki kız da evlenmek istiyordu, niye istemesin ki? Ama kız istemedi, o sadece iyi vakit geçirmek istiyordu, eğlenmek, takılmak, üniversitenin tadını çıkarmak, ne de olsa mezun olduktan sonra tantanalı bir iş hayatına atılacaktı, dağıtmak için başka zamanı olmayacaktı.
Kız onu reddetti, üstüne de onula ayrıldı; yaşadıklarının çok özel anılar olduğunu ve bunları bir ömür boyunca kalbinde taşıyacağını söyledi ama birine bağlanamayacak kadar gençti. Adanalı, terk edildiği günün akşamında yurda gelmedi. Neler olduğunu bilmediğimizden onu gelmemesini kafamıza takmadık. Sonra birisi koşarak odamıza girdi, “Adanalı,” dedi “atlayacak!”
Adanalı ilk defa bir aşk yaşamıştı ve terk edilmenin, sevilmekten daha yoğun bir duygu olduğunu ilk defa tadıyordu. İnsanlar terk edildiklerinde çoğunlukla saçmalarlar ama intihar etmek, onsuz yaşayamam tarzı davranışlar sergilemek endişeli bir durumdu, hem terk eden hem de terk edilen için. Adanalının olayında onu terk eden kıza durum haber verildiğinde hiç oralı olmadı, hatta ne kadar doğru bir karar verdiğini söyledi, salakça bir iki espri de yaptı, benim için ölmeye hazır çok erkek var tazında.
Kimse Adanalıyı çatıdan indiremedi, artık yaşamak istemiyordu. Çok gururlu bir çocuktu, dediğim gibi tam bir Adanalıydı, delikanlı olanlarından. Onu ancak üç katlı bir binadan aşağı atladığında ölmeyip sakat kalacağını söylediğimde indirebilmiştik. Öyle ya, yurtta tüm binalar en fazla üç katlıydı, belki çıkıp geldiği tek katlı evlerle dolu köyüne göre bu binalar çok büyük gelmiş olabilirdi ama aşağı atlayıp ölecek kadar da yüksek değillerdi.
O akşamdan sonra Adanalı bir daha eskisi gibi olmadı, vaktinin çoğunu yurtta geçiriyor, yataktan bile çıkmıyordu. Bir iki kere onu zorla şehre indirebildik, o da kimsenin ortalıklarda olmadığı çok erken bir saatte ama okula bir daha adımını atmadı. Zaten dönemi de tamamlamadan ayrıldı Edirne’den. Finallere bir hafta vardı, biz okuldayken eşyalarını toplayıp bir helallik bile almadan Adana’ya döndü, bir daha da geri gelmedi. Ben zaman en iyi ilaçtır diye ona biraz zaman vermiştim, dolu dizgin kendi hayatımı yaşamakla meşguldüm. Bir ay kadar önce arkadaşlarla da bir eve çıkmıştım. Arada bir zorla onu eve atıyor, özellikle hafta sonlarını birlikte geçirmeye çalışıyordum. O nadir zamanlarda Adanalı eskisi gibi oluyordu. Belki Demetlerle kampa girmemiş olsaydım ayrılmazdı, belki de acayip çuvallayacağım için dönem sonunda ikimiz de okulu bırakırdık. Ondan bir daha hiç haber alamadım, köye döndüğünü umuyorum çünkü en mutlu olduğu yer orasıydı.
Orta okuldan beri sevdiğim şarkılardan çekme kasetler hazırlardım. Lisede inanılmaz iyi işler çıkarmıştım. Alakasız insanlar bile bana boş kasetler verip bir mix tape hazırlamamı isterdi. Herhangi bir ücret almazdım, karışık kasetler hazırlamak hoşuma giderdi, zaten arkadaşlarımdan para alacak da değildim.
Zamanla işi sanata döktüm. Evde, ağbimlerin vaktinde bin bir zorlukla babama aldırdıkları sağlam bir setim vardı. Ses kalitesini acayip yükseltebiliyordum. Benim çekimler başkalarının dandik teyplerinde hazırladığı kasetlere hiç benzemiyordu. Bunun tek nedeni müzik setimin iyi olması değildi tabii. Dandik kasetlere çekim yapmıyordum. Eğer biri benden bir mix tape hazırlamamı istiyorsa parasına kıyacak ve kendine TDK ya da BASF alacaktı, öyle önüme konulan her Raks’a çekim yapmıyordum. Hele babasının arşivinden aşırdığı eski arabesk kasetlerini bana uzatanların yüzüne dahi bakmıyordum.
Üniversite de iş biraz daha çığırından çıkmıştı. Evden uzak olduğum için başkaları için kaset falan hazırlayamıyordum. Zaten artık öyle bir arzum, boş vaktim ya da motivasyonum da yoktu. Ama bir bar çıkışı benim odamda sabahlayan bir hatunun kasetlerimden birini aşırmasıyla birlikte bu durum değişti, hem de çok hızlı şekilde. Okuduğum bölümden bağımsız insanlar yanıma gelip benimle tanışmak istiyorlardı. Kimse kim olduğumu tam olarak bilmiyordu, bir ikisi adımı hatırlıyordu, bir kaçıysa yanlış biliyordu ancak kampüsteki nadir uzun saçlılardan biri olduğum için beni bulmak çok da zor değildi; ince uzun, siyah tişörtlü ya üzerinde Prince yazan ya da Black Crow baskısı olan, dar kotlu İsa tipli biriydim. Beni bulup falanca hatundaki kaseti benim hazırlayıp hazırlamadığımı soruyorlardı. Baba çok iyi, diyorlardı, Manyak bir kaset olmuş diye saygılarını sunuyorlardı.
Bar çıkışı odamda sabahlamaya başlayan hatun sayısı garip bir şekilde artmaya başlamıştı. Hepsi giderken kasetlerimden birini çaldılar diyemem, zaten birçoğuna bir karışık kaset hediye ediyordum, edemediklerime de İstanbul’a gittiğimde ilk iş bir tane çekeceğime dair söz veriyordum. Ama hepsi karışık kasetlerimi dinlemek istiyorlardı. Daha mekânda ilk biramı yudumlarken yanıma gelenler olurdu, hep o ne zaman çıkarız huzursuzluklarını hissediyordum. Sanki bara eğlenmek için değil de beni bulmak için gelmişlerdi. Bu durumu hiç sorgulamadım, hatta böyle olması hoşuma gidiyordu.
Karışık kaset hazırlamak basit bir işti. Popüler olan şarkıları bul bir kasete çek oldu bitti. Yalnız bu şekilde dinlenen bir kaset hazırlayamazdınız. Öncelikle karışık kaset sadece farklı albümlerden toplanan şarkıların bir araya getirildiği yer değildi. Dinlenebilir olması için kulağı rahatsız etmeyen geçişlerin olduğu, aktüel listelerdeki şarkıların yanında herkesin dinlemekten keyif aldığı parçaların da olması ve dinleyicinin kâşif ruhuna hitap edecek herkesçe çok da bilinmeyen hazineleri de içinde barındırmalıydı. Bunları yaparken de müzikal açıdan kafa şişirmeyecek bir tarzınız olmak zorundaydı. Ben şahsen sağlam introsu olan hızlı bir şarkıyla giriş yapardım, sonraki bir iki şarkıda bu hızı korur, sonra yavaşça volümü azaltıp slow parçalara geçer, birkaç şarkı da böyle devam ettikten sonra tam dinleyici uyuma moduna girmişken yine sesi yükseltir, nabzı hızlandırır konuyu bitirirdim.
Mix tapelerimi başkalarına hediye etmeyi, sevdiğim insanlar için özel kasetler çekmeyi severdim ama özünde hazırladığım tüm karışık kasetleri walkmanimde dinlemek amacıyla kendim için çekerdim. Evde, müzik setinin başında karışık kaset dinlemek çok saçma gelirdi bana. İstediğim gibi ileri geri sarabildikten sonra neden sevdiğim şarkılardan bir kaset hazırlama derdine girecektim ki? Evinizde tüm arşiviniz elinizin altındaysa gidip çekme kaset dinlemek, boğaz manzarasına sırtını dönüp televizyondan denizi seyretmek gibiydi.
Hepimiz ilk defa evlerimizden uzaklaşan tiplerdik. Bu durum hepimizi farklı etkiledi ama çoğumuz acayip dağıttık. Erkekler için çok büyük sorun yoktu, gerçi bizim tayfadan toparlanamayıp okulu bırakanlar da vardı ama genelde hepsi bir şekilde okulu bitirdi. Tahsinler benden bir yıl sonra mezun oldu. Nevra ilk yılında bırakıp yeniden sınava girdi ve başka bir şehirde başka bir bölüm okudu. Aslı birkaç yıl direndi sonra o da bırakıp yeniden sınava girdi ve aynı şehirde, farklı bir bölüm kazandı. Biz yani Demet, Figen ve ben dört yılda mezun olduk.
Hikayelerini tam olarak hatırlayamıyorum, daha önce tanışıyorlar mıydı, liseyi birlikte mi okumuşlardı, emin değilim? Ancak yıllardır birlikteymiş gibi uyumluydular. Onlar ilginç bir şekilde dağıttıkları halde çabuk toparlananlardı hem de benim gibi başkalarından yardım almadan. Çevremdeki hiç kimseye benzemiyorlardı, çok farklıydılar sanki daha önce bu devri yaşamış ve hatalarından ders alıp aynı yanlışları yapmıyor gibiydiler. Belki daha önce başka bir şehirde başka bir bölümü bırakmak zorunda kalmışlardı, kim bilir? Samimiyetleri de oradan kalma olabilirdi.
Gerçek ne olursa olsun onların yakınlığı sayesinde okul değiştirmek zorunda kalmadım diyebilirim çünkü mecbur olmadıkları halde toparlanmamı sağladılar. Açıkça bir tavsiye verdikleri olmadı, sürekli size akıl veren o çokbilmişlerden değillerdi. Dediğim gibi onlar ben dağıtırken yanımda olan kişilerdendi. Tek farkla, ben dahil herkes kendisini ortamın kralı gibi hissederken onlar önemsiz soylular gibi arka planda kalıyorlardı. Bizimle eğleniyor; kafedir, bardır birlikte her ortama girip çıkıyorlardı ama söz konusu derse girmek, sınavlara hazırlanmak olunca mazeret kabul etmiyorlardı. Bana yardımcı oldukları konu da buydu; ne zaman sınavlara hazırlanmak üzere evde kamp kursalar beni de yanlarına alıyorlardı. İlk yıl sınavlardan çakmamamın nedeni işte buydu.
İlk yıl derslerinden ne kadar çok geçerseniz o oranda mezun olma ihtimalin yükselirdi. Dağıtanlar için toparlanmanın zorluğu bundandı. Kayhan gibi insanlar ilk yılın popülerliğine kapılıp neredeyse tüm derslerden çakıp daha ilk yıldan artılıyorlardı ve ikinci yıllarında da sınıf arkadaşlarıyla aynı derslere girememek onları psikolojik olarak yaşlandırıyordu. Çömezlerin arasında kalmak da ruh hallerine çok iyi gelmediğinden yine devamsızlık yapmalar, sınavlardan düşük not almalar başlıyordu. Böylece içinden çıkılamaz bir kısır döngüye düşüyorlardı. Akıllı olanlar okulu bırakıp yeniden sınava giriyordu. İlk yıl sendromundan kurtulamayıp kendini kral sanmaya devam edenler yıllarını boşa harcayıp en sonunda okuldan atılıyordu.
Şimdi düşününce aslında sadece köle olduğumu fark ediyorum. Kızlar beni resmen kullanmıştı ancak o zamanlar kendimi inanılmaz cool hissediyordum, iki kızla bir ay aynı evde, tam anlamıyla rüyalarımı yaşıyordum. Demet ile Figen çok güzel kızlardı. O üniversiteye adım attıklarında zamanı durduran hatunlardan değillerdi belki ama çekiciydiler. İsimleri artık tekerleme gibi geldiğinden tam olarak hangisinin Demet ve hangisinin Figen olduğuna emin değilim. Birinin kıvırcık sarı, diğerininse kestane rengi uzun düz saçları vardı. Birisi balık etli öteki neredeyse sıfır bedendi. Aynı boydaydılar, ikisi de benden yarım kafa kısaydı. Karakterleri ikiz derecesinde aynıydı, herhalde bu kadar iyi antlaşmaları da bundandı.
Vizelerden çok kötü notlar almıştım ve açıkçası hiç de umursamıyordum. Aynı motivasyonla finallere de girmeye hazırlanıyordum ki tesadüfen girdiğim bir ders sonrası bir koluma Demet diğerine Figen girerek beni doğruca evlerine götürdüler. Sınavlara iki hafta kalmıştı ve onların hazırlanma kampı resmen o gün başlıyordu. Bir Pazartesi’ydi ve o günden sonra finaller de dahil tam bir ay onlarda kaldım. Kaçmamamdan emin olmak için okula birlikte gidip birlikte dönüyorduk. Okulda, teneffüsler dahil bir an bile beni yalnız bırakmıyorlardı. Bana rehabilitasyona girmiş bağımlılar gibi davranıyorlardı ki şimdi düşününce geçekten de öyleydim.
İnanılmaz bir aydı. Kızlar sadece yemek ya da alışveriş yapılması gerektiği zamanlarda bana ev arkadaşları gibi davranıyorlardı onun dışında sanki evde yokmuşum gibi rahat hareket ediyorlardı. İlk bir iki gün garip gelmiş ancak sonrasında onların rahatlığı bana da geçmişti. İhtiyaç olduğunda ayak işleri yapıyordum, sigara ya da bira bitince tekele gidip alan kişi bendim ki bu genelde gece geç saatlerde oluyordu.
İlk gece salondaki kırmızı kanepede yattım. İnanılmaz rahatsızdı. Eğer orada yatmak zorunda olsaydım herhalde bir yolunu bulup kaçardım ama kızlar beni kurtarmayı kafalarına koyduklarından beni kendi odalarında ağırladılar. Dönüşümlü olarak bir hafta Demet’te, bir hafta da Figen’de kaldım. Bir kişiye bile dar gelen tek kişilik yatakta iki kişiyi yatmak zorunda bırakmak, hem de kendi evlerinde bana çok üzücü gelmişti ama kızlar kahvaltıda harika bir gece geçirdiklerini söyleyerek beni rahatlattılar.
Tüm yıl kızların böyle bir disiplin içinde yaşadıklarını sanmıyorum, herhalde sadece sınav dönemlerinde bu şekilde bir düzene geçiyorlardı. Çuvalladığım ilk vizeler hariç diğer tüm sınavlarda, dört yıl boyunca kızlara evlerindeki kampa katıldım. Kız arkadaşlarım bundan çok da memnun olmadılar. Üniversite yıllarımda ayrılıklarımın hemen hepsi bu sınav dönemlerine denk geliyordu. Zaten kim sevgilisinin iki kızla haftalarca eve kapanmasını kabul edebilirdi ki?
Çok derslere giren biri değildim, girdiklerimin çoğunda da uyurdum. İyi notlar almaya başlayınca hocalar beni hep kopya çekmekle suçladılar ama hiç çekmedim. Kopya çekmeyen bir tip olduğumdan değil, tüm lise hayatım kopya ile geçti. Hayır, sınavlarda başarılıydım çünkü Demet-Figen ikilisi sınav kamplarında sürekli bana ders anlatıyorlardı. Resmen bire bir ders alıyordum. Onlar anlatarak tekrar yapmış oluyorlardı ben de dersleri bu şekilde öğrenmiş oluyordum.
Demet ve Figen’le inanılmaz uyumluyduk ama arkadaşlık dışında bir ilişkimiz hiç olmadı. Hatta sınav dönemleri dışında doğru dürüst bir muhabbetimiz bile yoktu. O ilk kamp dönemindeki finaller bitip tüm derslerden inanılmaz bir şekilde geçtiğimi öğrendikten sonra toplu bir kucaklaşmadan sonra ikinci dönemin vizelerine kadar neredeyse selamlaşmadan öte muhabbetimiz bile olmadı. Bazı geceler yine orda burada dağıtırken karşılaşıyorduk ama o kadar. İlk başta kızların o bir aylık kampta yaşananları unutmak için benden uzaklaştığını düşünmüştüm. Hepimizin hatırlamak istemeyeceği kadar garip anılar biriktirdiğimiz bir süreydi, sınav heyecanı geçtikten sonra ben bile sessizce bir düşünüp ne yaşadığımı sorguladım. Sırf kızlar istediği için yaptığım bazı hareketleri şimdi dahi hatırlarken utançla yüzüm kızarır, kesin kızlar da böyle hissediyordur diye tahmin ediyordum. Meğer öyle değilmiş. İkinci dönemin ilk vize sınavları yaklaştığında kızlar bir okul çıkışı yine kollarıma girerek beni doğruca kampa soktular.
Onları en son mezuniyette gördüm. Keplerimizi havaya atıp birbirimize sarıldıktan sonra herkes kendi hayatına döndü. Okul bitince tüm bağlantımız koptu. Onları bir daha hiç görmedim. Yıllar sonra bir şekilde Demet ya da Figen’e ulaşmaya çalıştım ama olmadı. Ortak arkadaşlarımızdan kimseyle görüşmüyorlardı, sosyal medyada da yoktular. Herhalde kızlar bulunmak istemiyorlardı.
Mezun olduktan bir yirmi yıl sonra bizim bölüm bir mezunlar günü organize etti. Çok mezun veren bir bölüm değildik bu nedenle çok kalabalık olmasını da beklemiyordum. Özellikle benim okuduğum dönemden kimse yoktu, bir çömezlerden Güneş vardı bir de görmeyi en son beklediğim hatta mezun olduğuna bile şaşırdığım üst sınıflardan “Kuş” diye seslendiğimiz ve gerçek adını bir türlü hatırlamayan bir arkadaş vardı. Özellikle birini görmek için geldiğini söylemişti. Ben de öyle. Ne yazık ki ne Demet ne de Figen gelmemişti.
Onu ilk defa 94 yazının başında üniversite sınavından hemen sonra bir sabah programında “Akdeniz Akşamları”nı çalarken gördüm. Açıkçası benim gibi birinin televizyona çıkmaya başarmış olmasından kendimce guru duymuştum. Saçlarımın uzun olduğu yıllardı ve o yıllarda sağımda solumda, mahallede, sokakta öyle her üç kişiden biri uzun saçlı değildi. Doksanları Esenler’de uzun saçla atlatabilmek, hayatınız boyunca başka başarı elde etmemek derecesinde büyük bir zaferdi. Saçını uzatan erkeklerin sayısı o kadar azdı ki trafikte karşılaşan iki Tosbağa sürücüsü arasında nasıl bir bağ varsı uzun saçlılarda birbirlerini aynı derecede sahiplenirdi.
Haluk, o dönem lösemili çocuklar için yardım topluyordu; daha sonra da Gökova’ya nükleer santral yapılmaması için mücadele etmişti. Faaliyetlerin takip etmiyordum, müziğini dinlemiyordum, o yaşlarda benim için Türk Rock’ı hala keşfedilmeyi bekleyen kıtaydı ama Haluk Levent hafızamda toplumsal mücadeleyi destekleyen Türk Rock’ının çirkin çocuğu olarak kalmıştı.
94 hayatımın en güzel yılıydı; dokuz yıldan sonra çocukluğumun geçtiği şehre döndüm, ilkokul arkadaşlarımla buluştum, kaldırımlara sinmiş anılar arasında dolaştım; okumak için Edirne’ye taşındığım yıldı, aileden bağımsız, kafama göre takılmaya başladığım seneydi; özgürlüğümün sınırlarını en çok zorladığım devirdi.
Daha önce hiç İstanbul dışında yaşamamıştım. Tamam kent dışına çıktım ama sadece tatil için bir, iki haftalığına, max bir ay. Çocukluğum da başka bir yerde geçmişti İstanbul’a taşındığımızda on iki yaşındaydım ve yıllar sonra geri döndüğümde bizimkilerin nasıl da iyi bir kara verip oradan ayrıldıklarını fark etmiştim. Edirne benim için inanılmaz bir deneyim olacaktı, kent hakkında hiçbir bilgim yoktu; herkesin lisede öğrendiği genel geçer konularda fikir sahibiydim tabii ama benim merak ettiğim daha çok gençlerin nasıl yaşadığı, bir rock çevresinin olup olmadığı, İstanbul’da uzun saçlı gençlerin sayısı bu kadar azken orada en azından bir tane benim gibi headbanger bulabilecek miydim, bunları merak ediyordum.
Kampüse ilk adım atışımı hatırlıyorum da biri “hey uzun saçlı,” diye bağırmıştı. İstanbul’dan alışıktım buna, yumruk yemeden hemen önce duyardım genelde. Bu seferki farklıydı ama, bir kız sesiydi, iki kız sesiydi, katinin önündeki banklardan gülüşerek bana el sallıyorlardı. O ilk anda hayatımın en muhteşem yıllarımın bu şehirde geçeceğini anlamıştım ve otuz yıldan sonra bile bu değişmedi. Uzun saçlı popülasyonunu şehir nüfusuna göre oranlarsak 94 yazında Edirne’de İstanbul’dakinden daha çok Saçı uzun vardı; sanki bir Headbanger konferansı için her ilden bir uzun saçlı temsilci olarak gönderilmişti. İnanılmaz rahat bir ortam vardı, kimseyi tanımıyordum ama fakülteye kadar karşılaştığım onlarca kız erkekle selamlaşıyor, hal hatır soruyor, kısa tanışmalarla çevre edinip tek ortak noktamız saçımızın uzun olması olan yabancılarla ayak üstü sohbetler ediyordum. müthiş bir ilk gün yaşamıştım, hiç kimseyi tanımadım bu şehirde bir anda yüzlerce arkadaşım olmuştu; kimsenin adını bilmiyordum ama akşam yurda döndüğümde durakta, otobüste, yolda, orda burada bir sürü insanla inanılmaz geyikler yapmıştım.
Hemen hemen ilk günlerde gece hayatının da çok sağlam olduğu keşfetmiştim. Bir İstiklal geçmişim zaten vardı, yanmadan önce köprü altı Kemancı döneminden başlayarak Beyoğlu’nun rock dönemindeki mekanlara uzun zamandır takılırdım. Edirne’de bu alışkanlığımı devam ettirebileceğim tarz gece hayatının olması oradaki günlerimi daha da muhteşem hale getirmişti.
İlk çıktığımızda Çağım diye bir mekana gittik; inanılmaz kalabalıktı zar zor duyulan bir müzik vardı ve ortam da fazla aydınlıktı ama çok yüksek bir beklentimiz de olmadığından bu durumu yadırgamadık, bulduğumuz ilk yere oturduk. Öyle oturmuş ortama ayak uydurmaya çalışırken biri geldi, çok samimi bir şekilde “nasıl gençler eğleniyor musunuz?” diye sordu. Yeni gelmiştik, henüz eğlenmeye başlamamıştık ama zaten formaliteden sorulmuş bir soru olduğunda “harika bir ortam” tarzında çok eğlendiğimizi belirttik. Yanımıza gelen arkadaş siyah bir kot üzerine de beyaz bir gömlek giymişti, bize “bir isteğiniz var mı?” diye sorunca sipariş almak için yanımıza uğradığını sandık ve birer bira sipariş verdik, hatta kafasını kaldırıp bara doğru “buraya üç bira ver!” diye bağırması her ne kadar garip olsa da yadırgamadık. Sonra bize “iyi eğlenceler,” dileyerek arkamızdaki masaya gitti. Oradakilerin ona sarılmasından, fotoğraf çektirmesinden, dijital çağın arefesinde olduğumuz düşünülürse bunun için hazırlık yaptıklarını anlayabilirsiniz, yanına uğradıkları için mutlu yüz ifadelerinden, seslerinden elemanla ilgili bir şeyleri yanlış anladığımızı fark ettik. O garson, aynı şekilde bardaki tüm masaları tek tek gezdi ve biz göz ucuyla unu uzaktan izledik. Son masada da coşkuyla karşılandıktan sonra eleman gitarını eline alıp sahneye çıktı ve “yollarda bulurum seni”yi söylemeye başladı. Televizyondaki çirkin çocuğun sadece öylesine biri olmadığını o zaman anladım.
Edirne’nin eğlenceli hali birkaç hafta sonra siyasi olaylar nedeniyle bozulmaya başladı. Benim liseden beri okula erken gidememek gibi bir sorunum vardı. geç kaldığım bir sabah Edirne’deki tüm uzun saçlıların kafalarını kesmişti. Kampüste tam bir uzun saçlı kıyımı yaşanmıştı. Bir gün önce dernek kuracak kadar çokken ertesi gün yapayalnız, uzun saçlı, çelimsiz, çirkin rockçı bir çocuktum.
İsimleri hiç aklımda tutamam, o zaman da öyleydi, şimdi de öyle; zaten bir haftada onlarca insanlar tanıştım ki istesem de tutamazdım; bilmem kaç tane Yunus, bir iki Emre, bir düzine Gökhan, birkaç günde bunları birbirine karıştırmadan hatırlamak benim için çok zordu. Hatırladığım isimler de vardı, ilginç olanlar Gürani gibi ya da kısa olanlar Alp gibi. Alp’le mesela minibüsten indikten hemen sonra üniversiteye giden bankamatiklerin arkasındaki yolda karşılaştım. Eğer ayırt edici bir tip olmasaydı onu hayatta tanıyamazdım, inanılmaz şekilde Iron Maiden’in Eddie’sine benziyordu hatta saçını kestikten sonra daha fazla. Ona “niye kestin lan saçını?” diye şok olmuş şekilde sordum, sanki öyle bir hakkım varmış gibi. Nedense o dönem toplumun “kes lan saçını!” baskısına aileden başlayarak köşedeki bakkala kadar herkes tarafından maruz kaldığımızdan “kim kestirtti lan saçını?” retoriğinin giriş cümlesi olarak kullanıyorduk. “Baba sıkıldım, ya!” diye cevap verdi cebinden bir Camel çıkartıp bana uzatarak. Elimi sallayarak uzaklaştırdım sigarayı, henüz içmeye başlamamıştım, daha birkaç saatim vardı. Alp’ten sonra karşılaştığım herkesin de saçlarını kesmesinin nedeni aşağı yukarı aynıydı; Yunus çok sıkılmıştı, İlhan bakamıyordu, Erol’ün saçları dökülmeye başlamıştı… kimse itiraf edemiyordu ama herkesin saçlarını kesmesinin nedeni okulda patlak veren siyasi kavgaydı. Eğer uzun saçlıysanız doğrudan tarafsınızdı, apolitik olsanız bile, Bu da sizi açık hedef haline getiriyordu. Zaten toplum baskısına rağmen saçımızı uzatmıştık, ne satanistliğimiz kalmıştı, ne komünistliğimiz; herkesin karşıt olduğu değerleri temsil ediyordu, sevilmiyorduk kısaca. Böyle bir ortamda bir de katılmadığı bir siyasi kavgaya kurban gitmek istememelerini doğal karşılıyorum. Bense onu bile iplemiyordum, bana ne olmam gerektiğini söyleyenlere kulak tıkamaya o kadar alışmıştım ki sokakta beni parmakla gösterdiklerinde rock yıldızı gibi hissediyordum. Hayatta kalmamı sağlayan da bu umursamaz tavrım oldu, sanırım.
Akşamdan sabaha Edirne’deki tüm uzun saçlıların kafalarını kesmelerinden sonra ben “son saçı uzun rockçı” sıfatıyla aziz mertebesine eriştim. Herkes için ben artık o uzun saçlı çocuktum, “kim? “şu uzun saçlı olan” herkes beni tanıyordu, kimse adımı bilmese bile. Bana metal diyorlardı, Rockçı, Asi, hatta biri ince uzun olduğum için beni İsa’ya benzetip Jesus bile diyordu.
Kampüsteki siyasi gerginlik çok uzun sürmedi, yıl boyunca hep bir hır gür vardı ki doksanlarda tüm üniversiteler için durum aynıydı ama o ilk kavgalardan sonra hızlı bir barış havası esti şehirde. Arkadaşları siyasi görüşlerine göre seçmediğim için her kesimden insanla ahbaplığım vardı. üniversitedeki zamanımı eğlenerek değerlendirmeye çalışıyordum, çok iyi bir bölümde okumuyordum ve mezun olunca da alakasız bir alanda çalışacaktım. Bu nedenle elimden geldiğince çok insanla tanışıp, yapabildim kadar fazla anı biriktirmeye çalıştım.
İlk muhteşem haftadan sonra okulun eğlencesi biraz kaçtı tabii ama şehir kendini çok çabuk toparladı. Millet sadece saçlarını kesmişti, yaşam tarzları değişmeden dolu dizgin devam ediyordu. Son uzun saçlı olarak kalmıştım ama onun ezikliğini yaşamıyordum. Ha bir de Haluk vardı, o da uzun saçlıydı. Onunla karşılaşmaya devam ettim, bazen okulun karşısındaki Özlem Kafe’de, bazen milletin buluştuğu postanenin yanıdaki telefon kulübelerinde. Ne zaman karşılaşsak bana selam verirdi, herhalde o da türümüzün tek örnekleri kaldığımızın farkındaydı ve bir şekilde benimle ilgilenmesi gerektiğini hissediyordu. Bir keresinde HB kafenin önünde otururken okeye dördüncü aradığını söyleyip oyuna çağırmıştı, bir keresinde de potaların oradan geçerken bir adam eksik oldukları için baskete. İkinci albümünü çıkarım tüm ülkece tanındıktan sonra, şehre sadece haftada bir Addres Bar’da programa geldiğinde de o garip sessiz iletişimimiz devam etti.
Çok uzun bir süre sonra kuzenimi askere uğurlarken onunla otogarda karşılaştık, topluca “Ankara”yı söyledik o da gülerek yanımıza geldi. Artık ikimizin de saçı kısaydı ama yine aynı mütevazi haliyle askere giden kuzenimle bir çift laf etti, tek tek elimizi sıktı. Beni görünce gözlerini kısarak yüzüme baktı ve “saçlar gitmiş” dedi. Belki sadece kafamı kazıttığım için öyle demişti ama ben herkesin saçını kestiğini 94 yılının Edirne’sine bir gönderme yaptığı varsayıyorum.